25 Temmuz 2026 Cumartesi

AKIL, BİLİM, MANTIK,VE TEKNOLOJİYE DAYALI BİR DEVLET YÖNETİMİ; Abdullah Çağrı ELGÜN

             AKIL, BİLİM, MANTIK,VE TEKNOLOJİYE DAYALI BİR DEVLET YÖNETİMİ

Abdullah Çağrı ELGÜN; 09.02.2026, Pazartesi

Devlet yönetimi, tarih boyunca farklı ideolojiler ve çıkarlar doğrultusunda şekillenmiştir.

Çağımızda, akla, mantığa, bilime ve teknolojiye dayalı bir yönetim anlayışı hem bireysel özgürlükleri hem de toplumsal barışı garanti altına alabilecek en güçlü modeldir.

Bu makale, insanların barış ve mutluluk içinde yaşadığı; kimsenin, kimseye müdahalesinin olmadığı, insanların birbirlerinin dinine, ırkına, rengine, cinsiyetine; nasıl inanıp inanmadığına, hiçbir şekilde karışmadığı, baskı kurmadığı, mobbik uygulamadığı, tebliğ ve telkin yapmadığı ve hiçbir gerekçe ile karışmadığı; savaşsız, adaletli ve bilimsel temellere dayalı, bir devlet yönetimini incelemektedir.

1. Hak, Hukuk ve Adalet

Devletin temelinde hukukun üstünlüğü yer almalıdır. Bütün insanlar kanun önünde eşit olmalı, hiçbir ayrıcalık tanınmamalıdır. Rawls’un Bir Adalet Teorisi’nde belirttiği gibi: “Adalet, toplumun ilk erdemidir” [3].

Bu ilke, eşitlik ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlar.

 

2. Akıl ve Mantık Temelli Yönetim

Karl Popper’ın: “Açık Toplum ve Düşmanları” ’nda vurguladığı gibi, yönetim dogmalardan uzak durmalı ve eleştiriye açık olmalıdır [1]. Kararlar rasyonel temellere dayanmalı, ideolojik, dinî, siyasal olmayan ilmî verilere, sağlam belgelere, bilimsel verilere, delillere dayanan realiteye göre alınmalıdır.

 

3. Bilim ve Teknolojinin Rolü

Habermas’ın İletişimsel Eylem Kuramı’ nda belirttiği gibi, rasyonel tartışma toplumsal kararların en adil biçimde alınmasını sağlar [2]. Bugünkü kararlar gibi TBMM ve diğer Meclislerin oturumunda görülen: “Senin adamın, benim adamım” çıkarcılığında değil bütün halkın iyiliği, refahı, sağlığı, sağlamlığı, modernizasyonu ve menfaatine yarayan: Teknoloji, eğitimden sağlığa, ekonomiden, çevreye kadar her alanda verimliliği artıran kararların: “Oy Çokluğu” ile değil, “Oy Birliği” ile alındığı hummalı oturumlarda alınan kararlar ile olmalıdır…

 

4. Denetlenebilirlik ve Yaptırımlar:

Devletin şeffaflığı yalnızca kararların halka açık olmasıyla sınırlı kalmamalıdır. Denetim mekanizmaları bağımsız kurumlar tarafından yürütülmeli ve usulsüzlük yapan kamu görevlilerine ağır yaptırımlar uygulanmalıdır:

Görevden azledilebilme…

Bir daha hiçbir şekilde Kamu Görevine dönememe, Kamu Görevinden men…

Kişinin bugüne kadar edinmiş olduğu Mal Varlığına el koyma

Yargı önünde hesap verme

Bu yaptırımlar, halkın güvenini korumak için zorunludur.

 

5. Ücretsiz Kamu Hizmetleri

Bilimsel demokrasi anlayışında, halkın temel ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz karşılanmalıdır:

Ulaşım: Yollar, tüneller, köprüler, otobanlar ücretsiz olmalıdır.

Sağlık: Yataklı tedaviler dahil hiçbir hizmetten ücret alınmamalıdır.

Yurt Dışı Tedavi: Gerektiğinde doktor, hemşire ve refakatçi eşliğinde yurt dışı tedavi masrafları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Eğitim: Tüm eğitim kademeleri ücretsiz ve bilimsel temele dayalı olmalıdır.

Enerji ve Su: Elektrik, gaz ve su gibi temel ihtiyaçlar ücretsiz sağlanmalıdır.

WHO’nun “Universal Health Coverage” raporunda belirtildiği gibi, sağlık hizmetlerinin ücretsiz olması toplumun refahını doğrudan artırır [5].

Aşırı vergilerin kaldırılarak sade belli kullanımlara, mal ve ticaret varlığına, gelir çokluğu veya azlığına göre düzenlenecek vergiler ile her türdeki vatandaşta ailiyet sağlanacaktır.

Çalışan Hakları ve Tatil Garantisi

Devlet çalışanları için tatil hakkı anayasal güvenceye alınmalıdır.

Bedava tatil İmkânının sunulması.

Serbestiyet içinde Yurt İçi ve Yurt Dışında Tatil yerini tercih hakkı

Tatil masrafların devlet tarafından karşılanması

Bu uygulama, toplumda adaletin sağlanmasına katkı sunar.

Emanet Bilinci ve Kaynakların Korunması

Devlet yönetiminde en kritik ilke, emanet şuurudur. Halkın malı, doğal kaynaklar, kamu kurumları ve devletin imkânları yöneticilerin kişisel çıkarı için değil, gelecek nesillerin refahı için korunmalıdır.

Kamu malları özelleştirme adı altında yok pahasına satılmamalıdır.

Devletin imkânları bugünün değil, yarının çocuklarının hakkıdır.

Enerji, su, toprak ve doğal kaynaklar bilimsel planlamayla korunmalı, israf önlenmelidir.

Sonuç

Akla, mantığa, bilime ve teknolojiye dayalı bir devlet yönetimi, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da barış ve mutluluk içinde yaşamasını garanti eder. Bu sistemin hayata geçmesi için:

1. Hak, hukuk ve adaletin üstünlüğü sağlanmalı, bütün insanlar kanun önünde eşit olmalıdır.

2. Bağımsız denetim ve yaptırım mekanizmaları kurulmalı, usulsüzlük yapan kamu görevlileri ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

3. Ücretsiz kamu hizmetleri (ulaşım, sağlık, eğitim, enerji, su) garanti altına alınmalıdır.

4. Çalışanlara tatil hakkı anayasal güvenceye alınmalı, masraflar devletçe karşılanmalıdır.

5. Sağlık ve eğitim garantisi doğumdan ölüme kadar ücretsiz sağlanmalı, gerekirse yurt dışı tedavi imkânı sunulmalıdır.

6.Kadınlara doğumdan önce Dört ay, Doğum Sonrası iki yıl ücretli izin hakkı verilerek gelecek nesillerin sağlıklı ve sağlam bedenli, sağlam ruh dengesine sahip olarak yetişmeleri sağlanacaktır.

7.Halkın Yenidoğan Bebekleri için çok titiz bir koruma, beslenme, sağlık ve sağlığın garanti edilebilirliği sağlanacak. Bu konuda ihmali görülenler, çocuk çeteciliği, Çocuğa şiddet…vb. en ağır şekilde cezalandırılarak bir daha bu suça hiç kimsenin kolay kolay cesaret etmelerinin önüne geçilecektir.

8   Barış Anayasası ile savaş devlet politikası olmaktan çıkarılmalıdır.

9.Emanet bilinci ile devletin malı ve imkânları gelecek kuşaklara aktarılmalı, satılıp savulmasına izin verilmemelidir.

10.Böyle bir yönetimde insanlar barış ve mutluluk içinde yaşar; tek şikâyetleri hayatın doğal akışı olan ölümlerden ibaret kalır. Devletin kaynakları ise torunlarımızın emaneti olarak korunur.

KAYNAKÇA

1.      “Ben de Yazdım” Millî Mücadeleye Giriş 8 Cilt Takım Celal Bayar'ın Anıları 

2.      Popper, Karl. Açık Toplum ve Düşmanları. Çev. Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1989. (İlk baskı: London: Routledge, 1945).

3.      Cumhuriyet'in 100 Günü – İnkılabın Ayak Sesleri – Emrah Safa Gürkan

4.      Habermas, Jürgen. İletişimsel Eylem Kuramı. Çev. Mustafa Tüzel. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2001. (Orijinal: Theorie des kommunikativen Handelns, Frankfurt: Suhrkamp Verlag, 1981).

5.      Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı – İlber Ortaylı – İsmail Küçükkaya.

6.      Rawls, John. Bir Adalet Teorisi. Çev. Sezai Ozan Zeybek. Ankara: Phoenix Yayınevi, 2010. (Orijinal: A Theory of Justice, Cambridge, MA: Harvard University Press, 1971).

7.      1922: Ateşten Gömlek - Halide Edib Adıvar.

8.      UNESCO. Culture of Peace: Declaration and Programme of Action. Paris: UNESCO Publishing, 1999.

9.      World Health Organization (WHO). Universal Health Coverage and Primary Health Care. Geneva: WHO Press, 2019.

10.  OECD. Science, Technology and Innovation Outlook 2023. Paris: OECD Publishing, 2023.

14 Temmuz 2026 Salı

TÜRK EDEBİYATINDA HALİT ZİYA 'YA KADAR ROMAN; Abdullah Çağrı ELGÜN

 TÜRK EDEBİYATINDA HALİT ZİYA 'YA KADAR ROMAN

         Abdullah Çağrı ELGÜN


TÜRK  EDEBİYATINDA HALİT ZİYA 'YA KADAR ROMAN

Türk edebiyatında romanın Tanzimat’tan sonra başladığını söy­lemek adeta bir gelenek halini almıştır; fakat edebiyatımızda da Tanzimat’tan önce de romaneks vasıflı (roman benzeri) eserlerin verildiğini biliyoruz.  Durum böyle olunca, Türk Edebiyatında, Tanzimat’tan sonra, Avrupaî tekniklerle romanların yazıldığını söylemek daha yerinde olur.

Roman, ait olduğu milletin macerasını, hayat görüşünü, istikbale dair ümitlerini, endişelerini, beşerî münasebetlerini, sosyal hadiselerini hikâye eden bir edebî tür olduğuna göre, her milletin hayatın­da, başlangıcından itibaren, roman sayabileceğimiz eserlerin, yazılmış olabileceğini de tabiî saymak gerekir.

Türk milletinin tarihî macerasını, siyasî karakterini, sosyal ya­pısını, inanç sistemini, fikir yapısını anlatan pek çok eser mevcut­tur… Bu eserler romanla birlikte aynı görevi icra etmişlerdir. Türk edebiyatında meydana getirilen ve gelenekçi bir tarzda yazılan ve söylenen eserler, Avrupaî romandan farklı olarak PEDAGOJİK BİR GÖRE­Vİ de yerine getirmeğe çalışmıştır. Bu eserlerde, terbiye, nasihat, insanı hayata hazırlama, kültürü nesillere aktarma, onu bu öğretilerle geleceğe aktarma gibi unsurları, da­ima göz önünde bulundurulmuştur. Bu eserler:

DESTANLARIMIZ, OĞUZNÂMELERİMİZ, DEDEKORKUT, ÂŞIK GARİP, KEREM İLE ASLI, FERHAT İLE ŞİRİN, KÖROĞLU HİKÂYELERİMİZDİR. LEY­LÂ VÜ MECNÛN, HÜSREV Ü ŞİRİN, HÜSN Ü AŞK MESNEVİLERİMİZDİR.

 

Kendi hususî şekilleri içerisinde vücut bulan bu eserler, fonk­siyonları bakımından Tanzimat’tan sonra yazılan Avrupaî Türk roman­larına göre daha BU ESERLER, YERLİ, DAHA GELENEKÇİ, DAHA KALICI, DAHA MAHALLÎ, DAHA MİLLÎ eser­lerdir. Bu eserlerde hayat tecrübesi devlet tecrübesi ile birleştiri­lerek verilmiştir. Kutadgu Bilig (Saadet Veren Bilgi) adını taşıyan eser, bunlardan sadece biri ve en orijinallerindendir.

Türk edebiyatında, bu ilk eserleri Avrupai eserlerle mukayese ettiğimiz zaman, eskilerin daha mücerret olduklarını görürüz. Batıda hareket noktası maddedir. Batılı sanatkârlar maddeden hareket ederek, maddeyi anlatmak suretiyle hikâyesini yazar. Bizde ise maddenin in­san ruhu üzerinde intibaları önemlidir. Bizim hayatımızda maddeden ziyade, maddenin düşündürdükleri intibalar yani mücerretlik hakimdir.

Ülkenin Tanzimat’la birlikte yeni bir medeniyetin kapılarının aralan­mış olması, pek çok sahalarda olduğu gibi edebiyatımızda da büyük değişiklikler meydana getirir. Biz bunlara Avrupaî yenilikler adını veriyoruz. Bu yenilikler manzumesinde roman da nasibini almıştır.

Bizde, Avrupaî Edebiyat tercüme ile başlamıştır. Türkiye’de Avrupa'dan yapılan tercümeler. 19.yy.’ın ikinci yarısında başlar. İlk ter­cümeler, daha ziyade SİYASET ve TİYATRO sahasını ilgilendiren eserler­dir. Keza roman da tercüme yoluyla ilk meyvelerini veremeye başlar. Tercüme faaliyetlerinin edebiyatçılarımız üzerindeki, tesiri çok bü­yük olmuştur.

İlk nesil romancılarımız, tercüme edilen eserlerin tesiri altın­da kalem oynatmışlardır. BİZDE AVRUPA’DAN ROMAN TERCÜME EDEN İLK ŞAH­SİYET: YUSUF KÂMİL PAŞA’dir. Yusuf Kâmil Paşa, FENELON’un TEI.EMAGUE (Telemak) adlı romanını 1859 yılında TERCEME-İ TELEMAK adı ile dilimize çevir­miştir. Bu tercüme 1862 yılında kitap halinde yayınlanmıştır; fakat tercümede kullanılan dilin ağır olması ve o günkü: Türk okuyucusunun yabancısı olduğu YUNAN MİTOLOJİSİNİ, SÖZKONUSU ETMESİ SEBEBİYLE rağ­bet görmemiş ve hiçbir tesir de icra etmemiştir.  Buna mukabil, Yusuf Kâmil Paşa gibi nüfuslu bir devlet adamı tarafından tercüme edilmesi ve ahlâkî bir eser olduğu için Türk okullarında yıllarca okutulmuştur.

 

Aynı eseri, 1881 yılında AHMET VEFÎK PAŞA, BİR DEFA DAHA TÜRKÇE’ye tercüme eder…  Bunu VİCTOR HÜGO’nun LES MİSARABLES adlı romanı takip eder.  Bu roman, 1862 yılında ŞEMSETTİN SAMİ BEY tarafından HİKÂYE-İ MAĞDURİN adı ile özetlenerek Türkçe’ye tercüme edilir. SEMŞETTİN SAMİ BEY aynı romanı, 1880 yılında, SEFİLLER adıyla bütün halinde TEKRAR tercüme eder.

 ‘Edebiyatımızda üçüncü tercüme roman, VAKANİVÜS AHMET LÜTFİ EFENDİ’ye aittir. AHMET LÜTFİ EFENDİ, ROBİNSON CRUSOE’nin Arapça ter­cümesini 1864 yılında Türkçeye çevirmiştir.

BERNANDİN de SAİNT PÎERRE’in PAUL ET VÎRGÎNİE adlı romanı I87O yılında tercüme edilerek MÜMEYYİZ GAZETESİNDE tefrika edilmiştir;

1871 ALI BEYy VOLTAİRE’nin MİKROMEGAS adlı eserini HİKÂYE-İ FEYLESOFİYE-İ MİKROMEGAS adıyla tercüme ederek DİYOJEN’de tefrika et­miştir.

 

MİKROMEGAS eseri aynı yıl (1871), AHMET VEFİK PAŞA TARAFINDAN, HİKÂYE-İ FEYLESOFİYE-İ MİKROMEGAS adıyla tercüme edilmiştir.

           1871 yılında TEODOR KASAP, ALEXSANDRE DUMAS PERE’in MONTE CRİSTO adlı romanını Türkçeye çevirir. DİYOJEN’de tefrika edilen eser, TÜRKÇE’ye ÇEVRİLEN   İLK   BÜYÜK ROMANDIR.  Dolayısı ile tesiri de büyük olmuştur. BİLHASSA AHMET MİTHAT EFENDİ, BİRÇOK ROMANINI BU ROMAN TESİ­RİNDE YAZMIŞTIR.

 

Türkiye’de asıl tercüme faaliyetleri, l880 yılından sonra başlar. Bu tarihten sonra her roman, hissî, hayalî, cinâî (cinayete ait) gibi adlarla tercih edilerek yayınlanır. Bunlardan biri rağbet görürse, tercümeyle uğraşan bütün muharrirler, hemen bu sahada eser yayınlamağa başlarlar. Bu dönemde sadece roman tercüme ederek çalışan muharrir­ler vardır. Okuma alışkanlığında ve edebî zevkin gelişmesinde, bu ter­cüme eserlerin büyük payı vardır.

Avrupâî tarzın ilk HİKÂYE ve ROMANCILARI: AHMET MİTHAT FFENDİ, EMİN NİHAT BEY, ŞEMSETTİN SAMİ BEY’dir.

AHMET MİIHAT EFENDİ neşirlerine 1870 yılında KISSADAN HİSSE, LETAİF-İ RİVÂYET’in ilk beş bölümü ile başlar. 1873’te başlayıp 1875’te biten EMİN NİHAT BEY’in MÜSAMERETNÂME’si ikinci teşebbüs­tür…  

1875’te ŞEMSETTİN SAMİ’nin TAAŞŞUK-İ TALAT Ü FİTNAT’ıdır.

Ahmet Mithat Efendi, POPİLER BİR ROMANCIDIR. Okuyucusunu malûmat sahibi yapmak ister. Onlara yabancısı oldukları konularda, başka âlem­lerden haber vermeye çalışan bir peygamber gibidir. Türk okuyucusu henüz öğrendiği pek çok şeyi ondan öğrendiği için Ahmet Mithat Efen­di, HECE-İ EVEL (İlk Öğretmen) ’dir.  Roman tekniği itibarıyla adeta bir MEDDAH gibidir. Halk hikâyelerini Avrupaî teknikle birleştirerek modernize et­meğe çalışır. Asıl maksadı Türk halkını okumağa alıştırmaktır. Onlara okuma zevkini kazandırmaktır.

 

EMİN NİHAT BEY ise, yedi hikâyeden meydana gelen MÜSAMERETNAME adlı eserini 1871 yılında neşreder. Bu tesiri olmayan bir hamledir. O yıllarda AHMET MİTHAT EFENDİ’den sonra mühim eser yazan şahsiyet ŞEMSETTİN SAMİ’dir. Şemsettin Sami’nin; asıl ihtisası, LİSAN’dır. Hakiki mânâda dil âlimidir. Dil hakkındaki görüşleri ve düşünceleri KAMUS-I TÜRKÎ adlı eseriyle Türk Diline hizmet edenler arasında, her zaman minnet ile anılmaya layık birisidir.

        1872’de Arnavutluk’tan İstanbul'a geldiği sırada TEK romanı olan TAAŞŞUK- İ TALAT ü FlTNAT adlı romanını yayınlar. Roman, bir aşk macerası etrafında dönmekle birlikte, DİLİ YÖNÜNDEN ÖNEMLİ BİR ESER­DİR.

 

I876 da NAMIK KEMAL’in İNTİBAH adlı romanı görülür. Namık Kemâl, Mağosa’da sürgün bulunduğu sırada SON PİŞMANLIK adını verdi­mi romanını yazar; fakat sansür heyeti romanın adını SERGÜZEŞT-İ ALİ BEY veya İNTİBAH olarak değiştirirler.

Hiçbir hayat tecrübesi olmayan, mirasyedi bir delikanlının ma­cerasının anlatıldığı roman, AVRUPAÎ TARZDA YAZILMIŞ İLK BÜYÜK ROMANDIR.

AHMET MİTHAT EFENDİ, ESERLERİNİ YAZARKEN HALK KİTLESİNİ GÖZÖNÜN­DE BULUNDURMUŞ, ONA GÖRE BİR USLÛP KULLANMIŞTIR. Namık Kemâl’in eseri bu düşünceden uzaktır. Doğrudan, Avrupaî bir romanın benzerini Türkçede meydana getirmek düşüncesiyle yazmıştır. Namık Kemal, romandan ti­yatro gibi bir fayda bekler. Okuyucuyu EĞLENDİRİRKEN EĞİTMEK GİBİ BİR DÜŞÜNCESİ VARDIR.

Namık Kemal’in,  ikinci romanı olan CEZMİ’de Türk-İran Savaşlarından bah­seder. Bu Türkçedeki   İLK, TARİHÎ ROMANDIR.  İNTİBAK ROMANI, SOSYOLOJİK BİR ROMAN İSE, CEZMİ ROMANI da İDEOLOJİKTİR. CEZMİ’de İSLÂM BİRLİĞİ fikirleri işlenmektedir. İntibah l876; Cezmi 1881 de basılmıştır.

Tanzimat Döneminin diğer bir romancısı da SAMİ PAŞAZADE SEZAİ’dir. 1888 yılında neşrettiği, SERGÜZEŞT adlı romanında, geçen asrın sonlarında, İSTANBUL’DA YAŞANAN KONAK HAYATINI ve ESARET MESELESİNİ ANLATIR. Eser, ROMANTİZM’den REALİZMe geçişte bir köprü durumundadır.

RECAİZÂDE MAHMUT EKREM’İN 1889 da yayınlanan romanının adı ARABA SEVDASI’dır. Bu romanda geçen asrın sonlarında İstanbul’da çokça tesadüf edilen alafranga batı karşısında milli özelliklerini kaybetmiş, batılılaşmayı şekilde ve zübbelikte arayan, hafifmeşrep hayat tarzını benim seyen insan tip ini, bütün özellikleriyle tanıtmaya çalışır.  Araba Sevdası 1889 da yazılmasına rağmen, 1898’da yayın­lanır.

Bu yıllarda SERGÜZEŞT romanının yayınlanması, BEŞİR FUAT’ın REALİZME dair yazı faaliyetleri, Ahmet Mithat Efendi’nin MÜŞAHEDAT isimli, kitabı bize Tanzimat’ın son dönemlerinde. REALİZM ‘in Türkiye’de kabul gördüğünü gösterir.

Servet-i Fünûn’dan önce, bu mektebi hazırlayanlar arasında bulu­nan Nabizâde Nazım, yazılarında hemen her şeyden bahseden bir eserdir. 1190 da neşrettiği KARABİBİK ile 1895’te neşrettiği ZEHRA adlı eser­leri, en önemli eserleridir. Bu eserleriyle edebiyatımızda REALİST ve NATURALİST cereyanların temsilcisi olmuştur.

 

KÖY HAYATINI, BİZDE İLK DEFA, NABİZÂDE NAZIM: “Karabibik” ADLI ESERİNDE ELE ALMIŞTIR.

Eserin en önemli özelliklerinden biri mahallî dile itibar* et­miş olmasıdır. Eserde, ŞEHİRLİYE, KÖYLÜYÜ TANITMAK, ONLARA YABANCISI OLDUKLARI ÂLEMİN KAPISINI AÇMAK, DÜŞÜNCESİ HAKİMDİR. Eserin mukaddi­mesi Türk Edebiyatında REALİZMİN ve NATURALİZMİN İLK BEYANNAMESİ KABULEDİLİR,

“ZEHRA” ROMANI ise, edebiyatımızda psikolojik karakterli ilk eser­lerdendir. Bu eserde, kıskançlık teması işlenir. REALİZMİN ve NATURA- LİZMİN İLK TEMSİLCİSİDİR. (1895)

Tanzimat döneminin son romancısı MİZANCI MEHMET MURAT BEY’dir. Romanı olan, TURFANDA mı YOKSA TURFA mı adlı eserinde İSLÂM BİRLİĞİ FİKRİNİ işler. Aslen, DAĞISTANLI olan bu zatın hayatı, Namık Kemal’inkine benzer. Kendi eseriyle CEZMİ arasında fikrî bir paralelliğin ol­ması gayet tabiidir.

 

Halit Ziya, Tanzimat’ı takip eden devrede hikâye ve roman eserleri vermiştir. Dahili olduğu SERVET-İ FÜNÛN MEKTEBİNE DE edebî sahada belirli bir olgunluğa eriştikten sonra girmiştir. NAZIMDA, TEVFİK FİKRET; NESİRDE, HALIT ZİYA bu mektebin önde gelen simaları olmuşlardır.

 

Halit Ziyâ, uslûpcu bir yazardır. Parlak üslubunun yanında bir de hikâye etme kudreti vardır. Bu kudret edebiyatımızda, roman ve hikâye­nin yeni bir merhaleye ulaşmasına vesile olmuştur.

Halit Ziya, Turk romanının bugün bile zirve isimlerinden biridir. Türk edebiyatında roman yazarı kabiliyeti ile doğan ender sanatçılardandır. Çocukluğunda Ahmet Mithat Efendi’yi okumuş, ayrıca dedesine ve misâfirlerine devamlı hikâyeler okuması, okuma zevkinin gelişmesine tesir eden önemli etkenlerden biridir.

HALİT ZAYA, İZMİR’de BİR PAPAZ  MEKTEBİNDE TEK TÜRK ÖĞRENCİSİDİR. Geçen asrın sonlarında, İstanbulda ve İzmir’de o devrin yüksek sosyetesini meydana getiren bir devre içerisinde ya­şamıştır. OKUDUĞU MEKTEPDEN DOLAYI FRANSIZLARLA YAKIN BİR MÜNASEBETİ VARDIR. Kendisi mektepte henüz öğrenci iken Fransızların bütün kla­siklerini okuduğunu, pek çoğunu da ezbere bildiğini söyler. Böylece Halit Ziya’nın Ahmet Mithat Efendi ile başlayan okuma zevki, giderek Avrupa Edebiyatını yakından tanıma ve zevkle takip etme derecesine ulaşır.

 

Geçen asrin sonlarında müspet ilimler insanlığa çok şeyler vadetme durumundadır. Bu vaatlerin bizde de tesirleri görülür. Okur ya­zar olan herkes, büyük ekseriyetle gençlik yıllarında fen meseleleriyle uğraşır. Bu sebeple ilk yazılarını fennî meselelere sarf etmiştir. Böylece onun evvelâ İlmî, bir şahsiyet olarak tanınmak istediğini de söyleyebiliriz.

 

Halit Ziya’nın romancılığının ilk devresi İzmir’de 1885 yılında çıkmağa başlayan HİZMET GAZETESİ çerçevesinde geçer. Önce millî ro­man başlığı altında SEFİLE adlı eseri bu gazetede tefrika edilir.

Sansür, ahlâka mugayyir “muzır yayın”, bu eserin kitap olarak basılma­sına engel olur. Bu eseri NEMİDE adlı roman takip eder. Bu sırada yazar on dokuz (19) yaşındadır. Birçok edebi faaliyetleri birlikte yürütmektedir. ROMAN, HİKAYE, MENŞUR ŞIİR , FENNÎ YAZILAR yazmaktadır.  Batı Edebiya­tından çeşitli türde tercümeler yapmaktadır. NEMİDE’yi BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ takip eder. Halit Ziya’nın ÇOCUKLUK DEVRESİNDEN USTALIĞA GE­ÇİŞİNİN BİR İFADESİ SAYILAN FERDİ VE  ŞÜREKÂ’sı  romanı da bu devrin mahsüllerindendir.   

 

Ayrıca BİR MUHTIRANIN SON YAPRAKLARI, BİRI, BİR İZDİVACIN TARİHİ MUAŞAKASI, BU MUYDU? ve HEYHAT adlı hikâyeler de bu yıllarda yazılmıştır. Mensurelerı ise, daha sonra MEZARDAN SESLER ve MENSUR ŞİİRLER adı ile toplanmıştır.

 

Bu yıllarda eriştiği kendine has uslûbüyla henüz İzmir’de iken kabiliyetli ve yeniye açık gençleri bir araya toplamakta ve teşvik etmekte büyük maharetler gösteren RECA-İ ZADE EKREM BEY’in dikkatlerini üzerine çeker. EKREM BEY’in toplayıcı şahsiyeti SERVET-İ FÜNÛN MECMUSI etrafında Tevfik Fikret’in, başkanlığı altında YENİLİKLERDE şair ve yazarları bir araya getirirler.

 

Halit Ziya Serve t-i  Fünûn da bir araya gelen yazarlardan biridir. I896 da Servet- i Fünûn Mecmuası’nda Halit Ziya’nın bir romanının tefrika edileceği duyurulur. Bu roman mali bir silahtır. Halit Ziya’nın bu romanı edebî hayatının ikinci devresine rastlar.  Bu eserle birlik­te Türk romanı; yeni bir merhaleye girer. MAİ ve SİYAH romanını İKDAM GAZETESİ’nde neşrettiği hikâye kitapları olan SOLGUN DEMET ve BİR YA­ZIN TARİHÎ takip eder.

Halit Ziya’nın on verimli çağı olan bu devrin başka bir eseri de 1896’dan itibaren tefrika edilmeğe bağlanan ÂŞK-I MEMNU’dur.

        Bu romandan sonra, KIRIK HAYATLAR’ı yazar. 1901 yılında Servet- i Fünûn Edebiyatı Topluluğu dağılınca, Halit Ziya II.Meşrutiyet’in ilânı ile yazı hayatından çekilir. Meşrutiyetin ilanından sonra her tarafa yazı yetiş­tirmeğe, çalışır. SABAH GAZETESİ’nin baş yazarıdır. Aynı gazetede 1909 yılında NESL-I AHİR romanını tefrika etmeğe başlar; fakat geçen za­man içinde zevkler de değişmiştir.  Bu sebeple NEŞL-İ AHİR ROMANI ilgi görmeyince tefrika yarım kalır. Halit Ziya bu hadiseden sonra büyük eser yazmamıştır.

Üniversitede ESTETİK ve BATI EDEBİYATI DERSLERİ vermeğe başlar. Sultan, II. Abdülhamit’in tahttan indirilme sinden sonra, padişah olan Sultan Mehmet Reşat’m Mabeyn Başkatipliğine getirilir.

Halit Ziya, ömrünün son yıllarını hatıralarını yazmakla geçirir. Başkatip oluncaya kadarki hikâyelerini “KIRK YIL” adı ile kitaplaştırır.  Hayatının bu devresinden sonraki hatıralarını ise “SARAY ve ÖTESİ” adlı kitabında anlatmıştır.


S O N U Ç

Türk Edebiyatında da Tanzimat’tan önce ROMAN yerini tutan daha yerli ve daha milllî eserler mevcuttur. Bu eserler Tanzimat Romanından farklı olarak PEDAGOJİK BİR GÖREVİ de YERİNE GETİRİRLERDİ. Bu eser­ler: DESTANLARIMIZ, OĞUZ NÂMELERİMİZ, DEDE KORKUT HİKÂYELERİMİZDİR. ÂŞIK GARİP, KEREM İLE ASLI, FERHAT İLE ŞİRİN, KÖROĞLU HİKÂYELERİMİZDİR. LEYLÂ VÜ MECNÛN, HÜSREV Ü ŞİRİN, HÜSN Ü AŞK gibi Mesnevilerimizdir.

Bizde Avrupaî tarzda ROMAN çeviri yoluyla başlamıştır. İLK TERCÜME R0MAN, YUSUF KAMİL PAŞA’nm 1859 ‘da FENELONun TELEMAGUE adlı romanından yaptığı “TERCÜME İ TELEMAK” çevirisidir. Aynı eser 1881 de AHMET VEFİK PAŞA tarafından bir defa daha tercüme edilir.

 

1862’de Şemsettin Sami, Victor HUGO’nun “LES MİSARABLES” adlı romanını “HİKÂYE-İ MAGDURİN” adı ile çevirir. 1880’li yıllarda, aynı eseri ŞEMSETTİN SAMİ, “SEFİLLER” adı ile çevirir. 1864’te AHMET LÜTFİ ROBİNSON CROUSE’nin Arapça tercümesini Türkçeye çevirir.  1871 de ALİ BEY, VOLTAİRE’nin, “MİKROMEGAS” adlı eserini “HİKÂYE-İ MİKROMEGÂS” adı ile tercüme eder. 1871’de TEODOR KASAB, ALEXSANDRE DUMAS PERE’ in MONT0 CRİSTO ile 1872’de “LESEGA” dan “TOPAL ŞEYTAN” ı çevirir.

1870 de AHMET MİTHAT EFENDİ’nin KISSADAN HİSSE, LETAİF-İ RİVAYET adlı eserleri görülür. 1873-1875 yıllarında Emin Nihat Bey’in MÜSAMERET NÂMES’si, l875’te ŞEMSETTİN SAMİ’nin TAAŞŞUK-I TALAT  Ü  FİTNAT,  I876 da Namık Kemal’in İNTİBAH, 1881 de CEZMİ, 1872 de Recaizâde Mahmut EKREM’in CHATE- AUBRİAND’dan  ATALA ile 1873 BERNANDİN de SAİNT PİERRE’nin PAUL ET VİRGİNE’si, l888 de SAMİ PAŞAZADE SEZÂİ’nin SERGÜZEŞT, I889 da RECAİZÂDE MAHMUT EKREM’in ARABA SEVDASI, 1898’de basılır.

1890 da Nabi Zade Nazım’ın KARABİBİK ve 1895 de ZEHRA basılır. Tanzimat’ın son dönem romancısı; MİZANCI MEHMET MURAT BEY’dir Romanı ise “TURFANDA mı yoksa TURFA mı” dır.   Konu olarak “İslâm Birliğini” ele alır.  I889 da Halit Ziya’nın NEMİDE adlı romanı ve HİKÂYE adlı eserleri ile yayım hayatı devam eder.

KAYNAKLAR

1.       Rüştü ERATA, Sachmalama Türkçe de neymiş! Yapı Yayınları, İstanbul 2004

2.       Prof Dr.Şükrü AKALIN, “Türkçenin Sorunları”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Başkanı

3.       Abdullah Çağrı ELGÜN Türk Dili 1999 Kayseri Geçit Yayınları

4.     Abdullah Çağrı ELGÜN,"Türk Dili”, (Genişletilmiş İkinci Baskı) Laçin Yayın Dağıtım, Kayseri 2001;

5.       Abdullah Çağrı ELGÜN, "Edebî Sanatlar”, (Laçin Yayın Dağıtım, Kayseri 2000);

6.       Prof Dr.Şükrü AKALIN, “Türkçenin Sorunları”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Başkanı

7.       Nihat Sami BANARLI, Türkçenin Sırları,

8.       Ali KARAMANOĞLU, Türk Dili Nereden Nereye Gidiyor

9.       Tahsin BANGUOĞLU, Türkçenin Grameri,Ana Hatlarıyla Türk Grameri

10.   Muharrem ERGİN, Türk Dili 1999, ANKARA

11.   İstikbal Ürünleri, marka ve isimleri, 2007, KAYSERİ

12.   Türkiye’de üretilen marka ve isimler, 2007, KAYSERİ

13.   Ülker Ürünleri, marka ve isimleri, 2007, KAYSERİ

14.   Kayseri’de Levhalar ve Markalar, 2007, KAYSERİ

15.   BANARLI,Nihat Sâmî, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1971,İki cilt.

16.   GÜNGÖR, Şeyma, “Nihat Sâmî Banarlı” İslam Ansiklopedisi,c.5, s.51-52

17.   KABAKLI, Ahmet, Türk Edebiyatı, Türkiye Yayınevi 1965,Üç cilt.

18.   KOCATÜRK, Vasfi Mahir,Türk Edebiyatı Tarihi(Başlangıçtan bugüne kadar Türk edebiyatının tarihi, tahlili ve tenkidi) Edebiyat Yayınevi Ankara 1964.

19.   KÖPRÜLÜ,M. Fuad, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötügen Neşriyat

20.   2. Basım, 1980.

21.   LEVEND, Agâh Sırrı, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi,3.Baskı, Ankara 1988.

22.   ÖZÖN, Mustafa Nihat, Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Maarif Matbaası, 1. Baskı, İstanbul 1941.

23.   TANPINAR, A. Hamdi, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1942.

24.   TÜRK ANSİKLOPEDİSİ, Milli Eğitim Basımevi,21.cilt Ankara 1974,

25.   26.cilt Ankara 1977, 30. Cilt Ankara 1981.

ULÇUGÖR

Translate