14 Temmuz 2026 Salı

TÜRK EDEBİYATINDA HALİT ZİYA 'YA KADAR ROMAN; Abdullah Çağrı ELGÜN

 TÜRK EDEBİYATINDA HALİT ZİYA 'YA KADAR ROMAN

         Abdullah Çağrı ELGÜN

Türk edebiyatında romanın Tanzimat’tan sonra başladığını söy­lemek adeta bir gelenek halini almıştır; fakat edebiyatımızda da Tanzimat’tan  once  romaneks vasıflı eserlerin verildiğini biliyoruz.  Durum böyle olunca, Türk edebiyatında, Tanzimat’tan sonra Avrupaî tekniklerle romanların yazıldığını söylemek daha yerinde olur.

Roman, ait olduğu milletin macerasını, hayat görüşünü, istikbale dair ümitlerini, endişelerini, beşeri münasebetlerini, sosyal hadiselerini hikâye eden bir edebî tür olduğuna göre, her milletin hayatın­da, başlangıcından itibaren, roman sayabileceğimiz eserlerin, yazılmış olabileceğini de tabiî saymak gerekir.

Türk milletinin tarihî macerasını, siyasî karakterini, sosyal ya­pısını, inanç sistemini, fikir yapısını anlatan pek çok eser mevcut­tur… Bu eserler romanla birlikte aynı görevi icra etmişlerdir. Türk edebiyatında meydana getirilen ve gelenekçi bir tarzda yazılan ve söylenen eserler, Avrupaî romandan farklı olarak PEDAGOJİK BİR GÖRE­Vİ de yerine getirmeğe çalışmıştır. Bu eserlerde, terbiye, nasihat, insanı hayata hazırlama, kültürü nesillere aktarma gibi unsurları, da­ima göz önünde bulundurulmuştur. Bu eserler:

DESTANLARIMIZ, OĞUZNÂMELERİMİZ, DEDEKORKUT, AŞIK GARİP,  KEREM ile ASLI, FERHAT ile ŞİRİN, KÖROĞLU HİKÂYELERİMİZDİR. LEY­LÂ vü MECNÛN, HÜSREV ü ŞİRİN, HÜSN ü AŞK MESNEVİLERİMİZDİR.

 

Kendi hususî şekilleri içerisinde vücut bulan bu eserler, fonk­siyonları bakımından Tanzimat’tan sonra yazılan Avrupaî Türk roman­larına göre daha YERLİ, DAHA GELECEKÇİ, DAHA KALICI, DAHA MAHALLÎ, DAHA MİLLÎ eser­lerdir. Bu eserlerde hayat tecrübesi devlet tecrübesi ile birleştiri­lerek verilmiştir. Kutadgu Bilig (Saadet Veren Bilgi) adını taşıyan eser, bunlardan sadece biri ve en orijinallerindendir.

Türk edebiyatında bu ilk eserleri Avrupai eserlerle mukayese ettiğimiz zaman, eskilerin daha mücerret olduklarını görürüz. Batıda hareket noktası maddedir. Batılı sanatkâr maddeden hareket ederek, maddeyi anlatmak suretiyle hikâyesini yazar. Bizde ise maddenin in­san ruhu üzerinde intibaları önemlidir. Bizim hayatımızda maddeden ziyade, maddenin düşündürdükleri intibalar yani mücerretlik hakimdir.

Ülkenin Tanzimat’la birlikte yeni bir medeniyetin kapılarının aralan­mış olması, pek çok sahalarda olduğu gibi edebiyatımızda da büyük değişiklikler meydana getirir. Biz bunlara Avrupaî yenilikler adını veriyoruz. Bu yenilikler manzumesinde roman da nasibini almıştır.

Bizde, Avrupaî Edebiyat tercüme ile başlamıştır. Türkiye’de Avrupa'dan yapılan tercümeler. 19.yy.’ın ikinci yarısında başlar. İlk ter­cümeler, daha ziyade SİYASET ve TİYATRO sahasını ilgilendiren eserler­dir. Keza roman da tercüme yoluyla ilk meyvelerini vereseye başlar. Tercüme faaliyetlerinin edebiyatçılarımız üzerindeki, tesiri çok bü­yük olmuştur.

İlk nesil romancılarımız, tercüme edilen eserlerin tesiri altın­da kalem oynatmışlardır. BİZDE AVRUPA’DAN ROMAN TERCÜME EDEN İLK ŞAH­SİYET YUSUF KÂMİL PAŞA’dir. Yusuf Kâmil Paşa, FENELON’un TEI.EMAGUE adlı romanını 1859 yılında TERCEME-İ TELEKAK adı ile dilimize çevir­miştir. Bu tercüme 1862 yılında kitap halinde yayınlanmıştır; fakat tercümede kullanılan dilin ağır olması ve o günkü: Türk okuyucusunun yabancısı olduğu YUNAN MİTOLOJİSİNİ, SÖZKONUSU ETMESİ SEBEBİYLE rağ­bet görmemiş ve hiçbir tesir de icra etmemiştir.  Buna mukabil, Yusuf Kamil Paşa gibi nüfuslu bir devlet adamı tarafından tercüme edilmesi; ve ahlâkî bir eser olduğu için Türk okullarında yıllarca okutulmuştur.

 

Aynı eseri, 1881 yılında AHMET VEFÎK PAŞA, BİR DEFA DAHA TÜRKÇE’ye tercüme eder…  Bunu VİCTOR HÜGO’nun LES MİSARABLES adlı romanı takip eder.  Bu roman, 1862 yılında ŞEMSETTİN SAMİ BEY tarafından HİKÂYE-İ MAĞDURİN adı ile özetlenerek Türkçe’ye tercüme edilir. SEMŞETTİN İSAMİ BEY aynı romanı, 1880 yılında, SEFİLLER adıyla bütün halinde TEKRAR tercüme eder.

 ‘Edebiyatımızda üçüncü tercüme roman, VAKANİVÜS AHMET LÜTFİ EFENDİ’ye aittir. AHMET LÜTFİ EFENDİ, ROBİNSON CRUSOE’nin Arapça ter­cümesini 1864 yılında Türkçe’ye çevirmiştir.

BERNANDİN de SAİNT PÎERRE’in PAUL ET VÎRGÎNİE adlı romanı I87O yılında tercüme edilerek MÜMEYYİZ gazetesinde tefrika edilmiştir;

1871 ALI BEYy VOLTAİRE’nin MİKROMEGAS adlı eserini HİKÂYE-İ FEYLESOFİYE-İ MİKROMEGAS adıyla tercüme ederek DİYOJEN’de tefrika et­miştir.

 

MİKROMEGAS eseri aynı yıl (1871), AHMET VEFİK PAŞA TARAFINDAN, HİKÂYE-İ FEYLESOFİYE-İ MİKROMEGAS adıyla tercüme edilmiştir.

           1871 yılında TEODOR KASAP, ALEXSANDRE DUMAS PERE’in MONTE CRİSTO adlı romanını Türkçe’ye çevirir. DİYOJEN’de tefrika edilen eser, TÜRKÇE’ye ÇEVRİLEN   İLK   BÜYÜK ROMANDIR.  Dolayısı ile tesiri de büyük olmuştur. BİLHASSA AHMET MİTHAT EFENDİ, BİRÇOK ROMANINI BU ROMAN TESİ­RİNDE YAZMIŞTIR.

 

Türkiye’de asıl tercüme faaliyetleri, l880 yılından sonra başlar. Bu tarihten sonra her roman, hissî, hayalî, cinâî(cinayete ait) gibi adlarla tercih edilerek yayınlanır. Bunlardan biri rağbet görürse, tercümeyle uğraşan bütün muharrirler, hemen bu sahada eser yayınlamağa başlarlar. Bu dönemde sadece roman tercüme ederek çalışan muharrir­ler vardır. Okuma alışkanlığında ve edebî zevkin gelişmesinde bu ter­cüme eserlerdin büyük payı vardır.

Avrupâî tarzın ilk HİKÂYE ve ROMANCILARI AHMET MİTHAT FFENDİ, EMİN NİHAT BEY, ŞEMSETTİN SAMİ BEY’dir.

AHMET MİIHAT EFENDİ neşirlerine 1870 yılında KISSADAN HİSSE, LETAİF-İ RİVÂYET’in ilk beş bölümü ile başlar. 1873’te başlayıp 1875’te biten EMİN NİHAT BEY’in MÜSAMERETNÂME’si ikinci teşebbüs­tür…  

1875’te ŞEMSETTİN SAMİ’nin TAAŞŞUK-İ TALAT ü FİTNAT’ıdır.

Ahmet Mithat Efendi, POPİLER BİR ROMANCIDIR. Okuyucusunu malûmat sahibi yapmak ister. Onlara yabancısı oldukları konularda, başka âlem­lerden haber vermeye çalışan bir peygamber gibidir. Türk okuyucusu henüz öğrendiği pek çok şeyi ondan öğrendiği için Ahmet Mithat Efen­di HECE-İ EVEL’dir. Roman tekniği itibarıyla adeta bir MEDDAH gibidir. Halk hikâyelerini Avrupaî teknikle birleştirerek modernize et­meğe çalışır. Asıl maksadı Türk halkını okumağa alıştırmaktır. Onlara okuma zevkini kazandırmaktır.

EMİN NİHAT BEY ise, yedi hikâyeden meydana gelen MÜSAMERETNAME adlı eserini 1871 yılında neşreder. Bu tesiri olmayan bir hamledir. O yıllarda AHMET MİTHAT EFENDİ’den sonra mühim eser yazan şahsiyet ŞEMSETTİN SAMİ’dir. Şemsettin Sami’nin; asıl ihtisası, LİSAN’dır. Hakiki mânâda dil âlimidir. Dil hakkındaki görüşleri ve düşünceleri KAMUS-I TÜRKÎ adlı eseriyle Türk Diline hizmet edenler arasında, her zaman minnet ile anılmaya layık birisidir.

        1872’de Arnavutluk’tan İstanbul'a geldiği sırada TEK romanı olan TAAŞŞUK- İ TALAT ü FlTNAT adlı romanını yayınlar. Roman, bir aşk macerası etrafında dönmekle birlikte, DİLİ YÖNÜNDEN ÖNEMLİ BİR ESER­DİR.

 

I876 da NAMIK KEMAL’in İNTİBAH adlı romanı görülür. Namık Kemâl, Mağosa’da sürgün bulunduğu sırada SON PİŞMANLIK adını verdi­mi romanını yazar; fakat sansür heyeti romanın adını SERGÜZEŞT-İ ALİ BEY veya İNTİBAH olarak değiştirirler.

Hiç bir hayat tecrübesi olmayan, mirasyedi bir delikanlının ma­cerasının anlatıldığı roman, AVRUPAÎ TARZDA YAZILMIŞ İLK BÜYÜK ROMANDIR.

AHMET MİTHAT EFENDİ, ESERLERİNİ YAZARKEN HALK KİTLESİNİ GÖZÖNÜN­DE BULUNDURMUŞ ONA GÖRE BİR USLÛP KULLANMIŞTIR. Namık Kemâl’in eseri bu düşünceden uzaktır. Doğrudan, Avrupaî bir romanın benzerini Türkçede meydana getirmek düşüncesiyle yazmıştır. Namık Kemal, romandan ti­yatro gibi bir fayda bekler. Okuyucuyu EĞLENDİRİRKEN EĞİTMEK GİBİ BİR DÜŞÜNCESİ VARDIR.

Kemal ikinci romanı olan CEZMİ’de Türk-İran savaşlarından bah­seder. Bu Türkçedeki   İLK TARİHÎ ROMANDIR.  İNTİBAK ROMANI SOSYOLOJİK BİR ROMAN İSE, CEZMİ ROMANI da İDEOLOJİKTİR. CEZMİ’de İSLÂM BİRLİĞİ fikirleri işlenmektedir. İntibah l876; Cezmi 1881 de basılmıştır.

Tanzimat döneminin diğer bir romancısı da SAMİ PAŞAZADE SEZAİ’dir. 1888 yılında neşrettiği, SERGÜZEŞT adlı romanında, geçen asrın sonlarında İSTANBUL’DA YAŞANAN KONAK HAYATINI ve ESARET MESELESİNİ ANLATIR. Eser, ROMANTİZM’den REALİZMe geçişte bir köprü durumundadır.

RECAİZÂDE MAHMUT EKREM’İN 1889 da yayınlanan romanının adı ARABA SEVDASI’dır. BU ROMANDA GEÇEN ASRIN SONLARINDA İSTANBUL’DA ÇOKÇA TESADÜF EDİLEN ALAFRANGA BATI KARŞISINDA MİLLİ ÖZELLİKLERİNİ KAYBETMİŞ, BATILILAŞMAYI ŞEKİLDE ve ZÜBBELİKTE ARAYAN, HAFİFMEŞREP HAYAT TARZINI BENİM SEYEN İNSAN TİP İNİ, BÜTÜN ÖZELLİKLERİYLE  TANITMAYA ÇALIŞIR.  Araba Sevdası 1889 da yazılmasına rağmen, 1898’da yayın­lanır.

Bu yıllarda SERGÜZEŞT romanının yayınlanması, BEŞİR FUAT’ın REALİZME dair yazı faaliyetleri, Ahmet Mithat Efendi’nin MÜŞAHEDAT isimli, kitabı bize Tanzimat’ın son dönemlerinde. REALİZM ‘in Türkiye’de kabul gördüğünü gösterir.

Servet-i Fünûn’dan önce, bu mektebi hazırlayanlar arasında bulu­nan Nabizâde Nazım, yazılarında hemen her şeyden bahseden bir eserdir. 1190 da neşrettiği KARABİBİK ile 1895’te neşrettiği ZEHRA adlı eser­leri, en önemli eserleridir. Bu eserleriyle edebiyatımızda REALİST ve NATURALİST cereyanların temsilcisi olmuştur.

 

KÖY HAYATINI, BİZDE İLK DEFA NABİZÂDE NAZIM, “Karabibik” ADLI ESERİNDE ELE ALMIŞTIR.

Eserin en önemli özelliklerinden biri mahallî dile itibar* et­miş olmasıdır. Eserde, ŞEHİRLİYE KÖYLÜYÜ TANITMAK, ONLARA YABANCISI OLDUKLARI ALEMİN KAPISINI AÇMAK, DÜŞÜNCESİ HAKİMDİR. Eserin mukaddi­mesi Türk edebiyatında REALİZMİN ve NATURALİZMİN İLK BEYANNAMESİ KABULEDİLİR,

“ZEHRA” ROMANI ise, edebiyatımızda psikolojik karakterli ilk eser­lerdendir. Bu eserde, kıskançlık teması işlenir. REALİZMİN ve NATURA- LİZMİN İLK TEMSİLCİSİDİR. (1895)

Tanzimat döneminin son romancısı MİZANCI MEHMET MURAT BEY’dir. Romanı olan, TURFANDA mı YOKSA TURFA mı adlı eserinde İSLÂM BİRLİĞİ FİKRİNİ işler. Aslen, DAĞISTANLI olan bu zatın hayatı, Namık Kemal’inkine benzer. Kendi eseriyle CEZMİ arasında fikrî bir paralelliğin ol­ması gayet tabiidir.

 

Halit Ziya, Tanzimat’ı takip eden devrede hikâye ve roman eserleri vermiştir. Dahili olduğu SERVET-İ FÜNÛN MEKTEBİNE DE edebî sahada belirli bir olgunluğa eriştikten sonra girmiştir. NAZIMDA, TEVFİK FİKRET; NESİRDE, HALIT ZİYA bu mektebin önde gelen simaları olmuşlardır.

 

Halit Ziyâ, uslûpcu bir yazardır. Parlak üslubunun yanında bir de hikâye etme kudreti vardır. Bu kudret edebiyatımızda, roman ve hikâye­nin yeni bir merhaleye ulaşmasına vesile olmuştur.

Halit Ziya, Turk romanının bugün bile zirve isimlerinden biridir. Türk edebiyatında roman yazarı kabiliyeti ile doğan ender sanatçılardandır. Çocukluğunda Ahmet Mithat Efendi’yi okumuş, ayrıca dedesine ve misâfirlerine devamlı hikâyeler okuması, okuma zevkinin gelişmesine tesir eden önemli etkenlerden biridir.


HALİT ZAYA, İZMİR’de BİR PAPAZ  MEKTEBİNDE TEK TÜRK ÖĞRENCİSİDİR. Geçen asrın sonlarında, İstanbulda ve İzmir’de o devrin yüksek sosyetesini meydana getiren bir devre içerisinde ya­şamıştır. OKUDUĞU MEKTEPDEN DOLAYI FRANSIZLARLA YAKIN BİR MÜNASEBETİ VARDIR. Kendisi mektepte henüz öğrenci iken Fransızlar’ın bütün kla­siklerini okuduğunu, pek çoğunu da ezbere bildiğini söyler. Böylece Halit Ziya’nın Ahmet Mithat Efendi ile başlayan okuma zevki, giderek Avrupa Edebiyatını yakından tanıma ve zevkle takip etme derecesine ulaşır.

 

Geçen asrin sonlarında müspet ilimler insanlığa çok şeyler vadetme durumundadır. Bu vaatlerin bizde de tesirleri görülür. Okur ya­zar olan herkes, büyük ekseriyetle gençlik yıllarında fen meseleleriyle uğraşır. Bu sebeple ilk yazılarını fennî meselelere sarf etmiştir. Böylece onun evvelâ İlmî, bir şahsiyet olarak tanınmak istediğini de söyleyebiliriz.

 

Halit Ziya’nın romancılığının ilk devresi İzmir’de 1885 yılında çıkmağa başlayan HİZMET GAZETESİ çerçevesinde geçer. Önce millî ro­man başlığı altında SEFİLE adlı eseri bu gazetede tefrika edilir.

Sansür, ahlâka mugayyir “muzır yayın”,  bu eserin kitap olarak basılma­sına engel olur. Bu eseri NEMİDE adlı roman takip eder. Bu sırada yazar ondokuz (19) yaşındadır. Birçok edebi faaliyetleri birlikte yürütmektedir. ROMAN, HİKAYE, MENŞUR ŞIİR , FENNÎ YAZILAR yazmaktadır.  Batı Edebiya­tından çeşitli türde tercümeler yapmaktadır. NEMİDE’yi BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ takip eder. Halit Ziya’nın ÇOCUKLUK DEVRESİNDEN USTALIĞA GE­ÇİŞİNİN BİR İFADESİ SAYILAN FERDİ ve  ŞÜREKÂ’sı  romanı da bu devrin mahsüllerindendir.   

 

Ayrıca BİR MUHTIRANIN SON YAPRAKLARI, BİRI, BİR İZDİVACIN TARİHİ MUAŞAKASI, BU MUYDU? ve HEYHAT adlı hikâyeler de bu yıllarda yazılmıştır. Mensurelerı ise, daha sonra MEZARDAN SESLER ve MENSUR ŞİİRLER adı ile toplanmıştır.

 

Bu yıllarda eriştiği kendine has uslûbüyla henüz İzmir’de iken kabiliyetli ve yeniye açık gençleri bir araya toplamakta ve teşvik etmekte büyük maharetler gösteren RECA-İ ZADE EKREM BEY’in dikkatlerini üzerine çeker. EKREM BEY’in toplayıcı şahsiyeti SERVET-İ FÜNÛN MECMUSI etrafında Tevfik Fikret’in, başkanlığı altında YENİLİKLERDE şair ve yazarları bir araya getirirler.

 

Halit Ziya Serve t-i  Fünûn da bir araya gelen yazarlardan biridir. I896 da Servet- i Fünûn Mecmuası’nda Halit Ziya’nın bir romanının tefrika edileceği duyurulur. Bu roman mali bir silahtır. Halit Ziya’nın bu romanı edebî hayatının ikinci devresine rastlar.  Bu eserle birlik­te Türk romanı; yeni bir merhaleye girer. MAİ ve SİYAH romanını İKDAM GAZETESİ’nde neşrettiği hikâye kitapları olan SOLGUN DEMET ve BİR YA­ZIN TARİHÎ takip eder.

Halit Ziya’nın on verimli çağı olan bu devrin başka bir eseri de 1896’dan itibaren tefrika edilmeğe bağlanan ÂŞK-I MEMNU’dur.

        Bu romandan sonra, KIRIK HAYATLAR’ı  yazar. 1901 yılında Servet- i Fünûn Edebiyatı Topluluğu dağılınca, Halit Ziya II.Meşrutiyet’in ilânı ile yazı hayatından çekilir. Meşrutiyetin ilanından sonra her tarafa yazı yetiş­tirmeğe, çalışır. SABAH GAZETESİ’nin baş yazarıdır. Aynı gazetede 1909 yılında NESL-I AHİR romanını tefrika etmeğe başlar; fakat geçen za­man içinde zevkler de değişmiştir.  Bu sebeple NEŞL-İ AHİR ROMANI ilgi görmeyince tefrika yarım kalır. Halit Ziya bu hadiseden sonra büyük eser yazmamıştır.

Üniversitede ESTETİK ve BATI EDEBİYATI DERSLERİ vermeğe başlar. Sultan, II. Abdülhamit’in tahttan indirilme sinden sonra, padişah olan Sultan Mehmet Reşat’m Mabeyn Başkatipliğine getirilir.

Halit Ziya, ömrünün son yıllarını hatıralarını yazmakla geçirir. Başkatip oluncaya kadarki hikâyelerini,  “KIRK YIL”  adı ile kitaplaştırır.  Hayatının bu devresinden sonraki hatıralarını ise “SARAY ve ÖTESİ” adlı kitabında anlatmıştır.

S O N U Ç

Türk Edebiyatında da Tanzimat’tan önce ROMAN yerini tutan daha yerli ve daha milllî eserler mevcuttur. Bu eserler Tanzimat romanından farklı olarak PEDAGOJİK BİR GÖREVİ de YERİNE GETİRİRLERDİ. Bu eser­ler: DESTANLARIMIZ, OĞUZ NÂMELERİMİZ, DEDE KORKUT HİKÂYELERİMİZDİR. ÂŞIK GARİP, KEREM ile ASLI, FERHAT ile ŞİRİN, KÖROĞLU HİKÂYELERİMİZDİR. LEYLÂ vü MECNÛN, HÜSREV ü ŞİRİN, HÜSN ü’AŞK gibi mesnevilerimizdir.

Bizde Avrupai tarzda ROMAN çeviri yoluyla başlamıştır. İLK TERCÜME R0MAN, YUSUF KAMİL PAŞA’nm 1859 ‘da FENELONun TELEMAGUE adlı romanından yaptığı “TERCÜME -İ TELEMAK” çevirisidir. Aynı eser 1881 de AHMET VEFİK PAŞA tarafından bir defa daha tercüme edilir.

 

1862’de Şemsettin Sami, Victor HUGO’nun  “LES MİSARABLES” adlı romanını “HİKAYE-İ MAGDURİN” adı ile çevirir. 1880’li yıllarda, aynı eseri ŞEMSETTİN SAMİ, “SEFİLLER”  adı ile çevirir. 1864’te AHMET LÜTFİ ROBİNSON  CROUSE’nin  Arapça tercümesini Türkçeye çevirir.  1871 de ALİ BEY, VOLTAİRE’nin, “MİKROMEGAS” adlı eserini “HİKAYE-İ MİKROMEGÂS” adı ile tercüme eder. 1871’de TEODOR KASAB, ALEXSANDRE DUMAS PERE’ in MONT0 CRİSTO ile 1872’de “LESEGA” dan “TOPAL ŞEYTAN” ı çevirir.

1870 de AHMET MİTHAT EFENDİ’nin KISSADAN HİSSE, LETAİF-İ RİVAYET adlı eserleri görülür. 1873-1875 yıllarında Emin Nihat Bey’in MÜSAMERET NÂMES’si, l875’te ŞEMSETTİN SAMİ’nin TAAŞŞUK-I TALAT  ü  FİTNAT,  I876 da Namık Kemal’in İNTİBAH, 1881 de CEZMİ, 1872 de Recaizâde Mahmut EKREM’in  CHATE- AUBRİAND’dan  ATALA ile 1873 BERNANDİN de SAİNT PİERRE’nin PAUL ET VİRGİNE’si, l888 de SAMİ PAŞAZADE SEZÂİ’nin SERGÜZEŞT, I889 da RECAİZÂDE MAHMUT EKREM’in ARABA SEVDASI, 1898’de basılır.

1890 da Nabi Zade Nazım’ın KARABİBİK ve 1895 de ZEHRA basılır. Tanzimat’ın son dönem romancısı; MİZANCI MEHMET MURAT BEY’dir Romanı ise  “TURFANDA mı yoksa TURFA mı” dır.   Konu olarak İslâm Birliğini ele alır.  I889 da Halit Ziya’nın NEMİDE adlı romanı ve HİKÂYE adlı eserleri ile yayım hayatı devam eder.


KAYNAKLAR

1.       Rüştü ERATA, Sachmalama Türkçe de neymiş! Yapı Yayınları, İstanbul 2004

2.       Prof Dr.Şükrü AKALIN, “Türkçenin Sorunları”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Başkanı

3.       Abdullah Çağrı ELGÜN Türk Dili 1999 Kayseri Geçit Yayınları

4.       Abdullah Çağrı ELGÜN,  "Türk Dili”, (Genişletilmiş İkinci Baskı) Laçin Yayın Dağıtım, Kayseri 2001;

5.       Abdullah Çağrı ELGÜN, "Edebî Sanatlar”, (Laçin Yayın Dağıtım, Kayseri 2000);

6.       Prof Dr.Şükrü AKALIN, “Türkçenin Sorunları”, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Başkanı

7.       Nihat Sami BANARLI, Türkçenin Sırları,

8.       Ali KARAMANOĞLU, Türk Dili Nereden Nereye Gidiyor

9.       Tahsin BANGUOĞLU, Türkçenin Grameri,Ana Hatlarıyla Türk Grameri

10.   Muharrem ERGİN, Türk Dili 1999, ANKARA

11.   İstikbal Ürünleri, marka ve isimleri, 2007, KAYSERİ

12.   Türkiye’de üretilen marka ve isimler, 2007, KAYSERİ

13.   Ülker Ürünleri, marka ve isimleri, 2007, KAYSERİ

14.   Kayseri’de Levhalar ve Markalar, 2007, KAYSERİ

15.   BANARLI,Nihat Sâmî, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1971,İki cilt.

16.   GÜNGÖR, Şeyma, “Nihat Sâmî Banarlı” İslam Ansiklopedisi,c.5, s.51-52

17.   KABAKLI, Ahmet, Türk Edebiyatı, Türkiye Yayınevi 1965,Üç cilt.

18.   KOCATÜRK, Vasfi Mahir,Türk Edebiyatı Tarihi(Başlangıçtan bugüne kadar Türk edebiyatının tarihi, tahlili ve tenkidi) Edebiyat Yayınevi Ankara 1964.

19.   KÖPRÜLÜ,M. Fuad, Türk Edebiyatı Tarihi, Ötügen Neşriyat

20.   2. Basım, 1980.

21.   LEVEND, Agâh Sırrı, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi,3.Baskı, Ankara 1988.

22.   ÖZÖN, Mustafa Nihat, Son Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Maarif Matbaası, 1. Baskı, İstanbul 1941.

23.   TANPINAR, A. Hamdi, Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul Üniversitesi Yayınları,1942.

24.   TÜRK ANSİKLOPEDİSİ, Milli Eğitim Basımevi,21.cilt Ankara 1974,

25.   26.cilt Ankara 1977, 30. Cilt Ankara 1981.

26.   ULÇUGÖR,İsmail, Agâh Sırrı Levend, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1982.

 

TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYECİLİK; Abdullah Çağrı ELGÜN

 TÜRK EDEBİYATINDA HİKÂYECİLİK

                                                     Abdullah Çağrı ELGÜN                

Orta çağ 'da özellikle Hindistan'da "Binbir Gece Masalları" yla sağlam bir hikâye geleneğinin varlığı bilinmektedir. Hikâyecilik Arapçadan yapılan çevrilerle Avrupa'ya yayılmıştır; ancak bu çağ Avrupa'sında yaygın olan hikâyeleri, masal, efsane, rivayet anlatımlarından ayıramıyoruz.

Bizde 1839 Tanzimat'ın ilanını takiben dönemde, Batı'nın etkisiyle edebiyatımıza giren modern hikâyeden önce Türk edebiyatında yüzyıllar boyu süren sağlam bir hikâye geleneği vardı.

Günümüzde de yaşayan halk hikâyeleri, meddah hikâyeleri, köy odalarında sazlı sözlü anlatılan hikâyeler, tandır başı hikâyeleri, kıraathanelerde anlatılan hikâyeler, halk masalları, bu geleneğin birer belgesi olarak karşımıza çıkmaktadırlar.

VIII. IX yy. ortaya çıkan; fakat XIII. ve XIV. yüzyıllarda yazıya geçirildiği sanılan Oğuznâmeler, Dede Korkut Hikâyeleri, çağdaş hikâye tekniğine uygun yapısı ve kurulumu ile Türk Edebiyatını kuranların Batı'dan çok önce hikâyeyi keşfetmiş olduğunu göstermektedir. 

Hikâye hayatın bütünü içinde; fakat bir bölümü üzerine konulmuş derinliği olan bir gözlüktür. Bu gözlüğün arkasında kimi zaman olay, gelişim evreleriyle; kişi, zaman, çevre bağlantısı içinde, hikâye boyunca incelenir. Burada yazar, bir plana bağlı kalır. Kılasik vak'a hikâyeleri dediğimiz bu hikâyelerde teknik yapı, Fransız Yazar Guy de Maupassant tarafından yaygınlaştırıldığı için; klasik vak'a hikâyelerine "Maupassant Tarzı Hikâye" de denmektedir.

Bu tarzın bizdeki temsilcileri Ömer SEYFETTİN, Refik Halit KARAY, Hüseyin Rahmi GÜRPINAR gibi yazarlardır

Hikâyede, kimi zaman gözlüğün arkasından incelenen olay değil, hayatın küçük bir kesiti, insan gerçeğinin kendisidir. Bu tarz hikâyenin dünya edebiyatındaki temsilcisi ise Anton ÇEHOV'dur. ÇEHOV tarzı hikâyede başarılı yazarlarımız arasında:

Sait Faik ABASIYANIK, Memduh Şevket ESENDAL vardır.

Hikâyede Olay, Plan ve Konu:

Vak'a hikâyelerinde durum, faaliyet önem arzetmektedir. Hikâye boyunca olay çeşitli yönleriyle irdelenir. Ayrıca olayın başlaması, gelişmesi ve belirli bir sonuca ulaşması gerekir. Sonuç, okuyucuyu şaşırtmaz; olayın gelişim aşamasında yer yer, meraklandırma öğeleri görülür; düğümler oluşur. Arkasından çözümler gelir.

Hikâyede Olay

Üzerinde söz söylenen, fikir yürütülen olay veya durumdur. Hikâyelerde yaşanmış veya yaşanabilir olaylar ele alınır.

Hikâyede Plan

Hikâyede plan hikâye çeşidine göre değişmektedir. Bu tür bir olay hikâyesinde, serim(giriş), düğüm(gelişme), çözüm(sonuç) bölümü vardır.

Serim: Bölümünde olay, kişi ve kişiler genel anlamda tanıtılır. Zamana ve mekâna bağlı özellikler, olay ve kişilere bağlı olarak verilir.

Düğüm: Yazar, hikâyede, olayın akışı içinde kişiler, zaman, yer öğelerine yönelik bilinmezler düğümünü oluşturur. Hikâyelerin hacim olarak geniş ve kapsamlı olmaması, düğüm sayısının da sınırlı olmasını sağlar. Merak öğesi olayı sürükler.

Çözüm: Olay hikâyelerinde merak öğeleri, ana düğüm, genellikle beklenmedik biçimde çözülür. Hikâyedeki ana olay okuyucuyu etkileyecek bir sonuca ulaşır. Klasik olay hikâyelerinde ulaşılan bu sonuç sürpriz olmaz. Çözüm bölümü, hikâyede her şeyin bittiği anlamında değildir. Birçok hikâyede, hikâyenin başlangıcı ve sonucu, okuyucu tarafından tamamlanır.

Belli bir olay üzerine kurulmayan, anlatımın ön planda olduğu, hayatın bir kesitinin anlatıldığı hikâyelere durum hikâyesi denir. Kurucusu Anton ÇEHOV' dur. Yazarın bir plan yapma zorunluluğu yoktur. Durum hikâyelerinde serim, düğüm, çözüm düzeni, olay hikâyelerinden farklıdır. Olay hikâyelerinde önemli ve öncelikli olan merak öğesi, durum hikâyelerinde kişisel ve sosyal yorumlardan, duygu ve hayâllerden sonra gelir.

Durum hikâyelerinde belli bir düşünce güdülmez. Yazar kendi kişiliğini saklar. Durum hikâyelerinde hikâye kahramanları tam olarak tanıtılmaz. Kişilerin hayat tarzları, zaman ve mekâna bağlı olarak, doğal anlatım içinde okuyucuya sezdirilir.

Çevre ve insana ait ayrıntılar dikkatle ve tüm canlılığıyla verildiği halde; düğümlerin çözümü belli bir sonuca ulaşmaz. Olayların ve durumların akışı, okuyucunun hayâl gücüne bırakılır. Durum hikâyelerinde çoğu zaman olay hikâyenin bittiği yerde başlar.

Hikâyede Zaman

Zaman, hikâyenin temel öğelerinden biridir. Klasik olay hikâyelerinde anlatılan olay veya olaylar, zamana bağlanır. Olay belli bir zaman dilimi içinde başlar, gelişir ve biter.              

Hikâyenin konusuna ve yapısına göre zaman uzar veya kısalır; ancak hikâyede yılları alan bir zaman söz konusu değildir.

Durum hikâyelerinde akan zamana yer verilmez. Belli zaman içinde gelişen olay ve olaylar zinciri olmadığı gibi, olaya bağlı değişen bir zaman da yoktur. 

Mekân                     

Klasik olay hikâyelerinde olayın geçtiği yere mekân denir. Yazar olayın gelişimi içinde, fazla detaya inmeden, olayın geçtiği mekânı da anlatır.

Durum hikâyelerinde mekân anlatılmaz, sezdirilir. Mekâna ilişkin verilen ayrıntılar, hikâye konusuyla bağlantılıdır.

                                                                                                                                          Hikâyede Kişi, Kişiler

Hikâyede birinci, ikinci ve üçüncü kişi gibi sınıflandırma yapılır. Birinci kişi baş kahramandır, diğerleri ise yardımcı elemanlardır.

Olay hikâyelerinde; hikâye kişileri az da olsa fizikî ve ruhî özellikleriyle tasvir edildikleri halde; durum hikâyelerinde, kişiler tanıtılmaz, olayla ilgili yönleri öne çıkarılır.

Hikâyede Yazım Dili ve İfade Çeşitleri

Hikâye kişileri, günlük konuşma dilinin tüm canlılığı ile karşılıklı konuşmaktadırlar. Hikâye dilinde cümleler genellikle kısadır. Anlatım, günlük söyleyişte görülen deyim ve sözcüklerle zenginleştirilmiştir. 

İfade Çeşitleri:

Olay ve durum hikâyelerinde anlatılanlar ya yazar tarafından ya da hikâye kişisi tarafından dile getirilir. Hangi durumda olursa olsun, hikâyeye, anlatıcının bakışı hakimdir. Olay ve durum, anlatıcı tarafından yönlendirilir. Anlatıcı, hikâye kahramanı veya kahramanları adına düşünür. Hareketleri ve durumları anlatıcı yorumlar.

Görüldüğü gibi hikâyede iki türlü anlatım biçimi vardır. Hikâye kahramanı tarafından anlatılanlar hikâyelerde "birinci kişili" anlatım; yazarın ağzından anlatılanlar ise hikâyelerde "üçüncü kişili" anlatımdır. Bazı hikâyelerde bu iki anlatım biçimi, birlikte kullanılır. 

Hikâye dilinin zenginliği, yazarın dile hakimiyetiyle ilgilidir. Hikâye dili, yazardan yazara, ayrıca hikâye türüne ve konusuna göre değişir.

Durum hikâyelerinde ise günlük dil kullanılır.

MODERN HİKÂYE

Yazarın, insanların her gün gördükleri; fakat düşünmedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri hayâl ve birtakım olağanüstülüklerle anlattığı hikâye biçimine Modern Hikâye denir.

Hikâyede bir tür olarak 1920'li yıllarda ilk defa Batı'da görülen bu anlayışın en önemli temsilcisi Franz KAFKA'dır. Bu türün bizdeki temsilcisi Haldun TANER, hikâyelerinde, genellikle büyük şehirlerimizdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları, felsefi bir yaklaşımla ele alır. Yazar sade anlatımına ince bir yergi ve yer yer, alay katarak, olay ve kişilerin gerçek yönlerini göz önüne serer. 

Tanzimat Dönemi ve Hikâyeler:

Türk Edebiyatında ilk hikâyeler, Samipaşazâde Sezai'nin yazdığı küçük eserlerdir.

Batılı anlamda hikâyenin Türk Edebiyatındaki ilk temsilcisi Ömer Seyfettin'dir.

Avrupaî tarzın ilk HİKÂYE ve ROMANCILARI Ahmet Mithat Efendi, Emin Nihat Bey, Şemseddin Sami Bey'dir.

Ahmet Mithat Efendi neşirlerinde, 1870 yılında KISSADAN HİSSE, LETAİF i RİVÂYET'in ilk beş bölümü ile başlar. 1873'te başlayıp, 1875'te biten Emin Nihat Bey'in MÜSAMERETNAME'si ikinci teşebbüstür.  1875'te ŞEMSETTİN SAMİ'nin TAAŞŞUK i TALAT ü FİTNAT'ıdır.

Modern hikâyenin Türk Edebiyatındaki temsilcisi ise Halit Ziya UŞAKLIGİL ve Haldun TANER'dir.

Türk hikâyeciliği, ilk olarak İlk Çağ, Türkistan’da: Binbuda Kütüpanesi'nde bulunan Uygurca, Samoyetçe, Sankritçe hikâyeleridir. (Kaynanam Kara Papam Kara, İkiz Kardeş Hikâyeleri) Bunlar Anadolu'da masala ve tarihî eserlere girmiştir. Bunlar da: 

Oğuznâmelerimiz,

Dedekorkut Hikâyelerimizdir.

Sonraki yüzyıllarda ise bunu:

Leylâ ile Mecnûn,

Ferhat ile Şirin,

Yusuf ile Züleyha,

Arzu ile Kamber, …vb. hikâyelerdir.

 

Hoşa giden, eğlendirici anlatımlar olarak gelişen hikâyeye, bu anlamıyla Homeros Destanlarının ve Heredot Tarihinin anlatımlarında da rastlanır.

Orta çağ 'da özellikle Hindistan'da "Binbir Gece Masalları" ile sağlam bir hikâye geleneğinin varlığı bilinmektedir. Bu gelenek Arapça'dan yapılan çevirilerle Avrupa'ya yayılmıştır; ancak bu çağ Avrupa'sında yaygın olan hikâyeleri, masal, efsane, rivayet anlatımlarından ayıramıyoruz.

Hikâye türünün ilk büyük başarısını XIII. Yüzyılda İtalyan edebiyatında görüyoruz. Bu yüzyılda yazılan hikâyelerin büyük çoğunluğu nüktelidir; ancak macera hikâyeleri de az değildir.

Hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebî kimliği kazandıran İtalyan yazar Boccacio'dur. Sanatçı, Rönesans Hikâyecilerini de etkilemiştir. Rönesans'tan sonra hızla gelişen hikâye XIX. Yüzyılda Edebiyatın en yaygın türlerinden biri olmuştur.

Aynı yüzyılda, Tanzimat'ın ilanını takiben Batı'nın etkisiyle edebiyatımıza giren modern hikâyeden önce Türk Edebiyatının yüzyıllar süren sağlam bir hikâye geleneği vardır.

Bir kısmı günümüzde de yaşayan halk hikâyeleri, meddah hikâyeleri, halk masalları bu geleneğin tanıklarıdır. XIV. ve XV. yüzyıllarda yazıya geçirildiği sanılan Dede Korkut Hikâyeleri, çağdaş hikâye tekniğine yakın kurgusu ve planıyla Türk edebiyatının bir kısım anlatımlarda Batı'dan ileride olduğunu gösteren eserlerdir. Hikâye kelimesi ilk olarak Tanzimat'ta "Roman" karşılığında kullanıldı. Bugünkü anlamda hikâyelere ise "Küçük Hikâye" denildi.

Haldun TANER: "Hikâyeyi romanın kısası, romanı hikâyenin uzunu sanmak bence yanlıştır; hem "Hikâye"nin hem de "Roman"ın ayrı özellikleri vardır. Tekniği başka işleyişi başka üslubu başka iklimi başka…" diyor.


ANLATICILAR TİPİ (TİPOLOJİSİ, KARAKTERİ)

1.Anlatıcı Tipi (Karakteri)

Bir anlatı metni ile ilk karşılaşıldığında ilk tanışılan eleman hikâyeyi nakledendir. Burada söylenilen hususun sadece kurgulu metinleri kapsamadığı açıktır. Kurgu metinlerin sistemli incelenmesi yapıldığında da anlatıcı ya da anlatı vasıtası olarak adlandırılan lengüistik figürün büyük bir önem ihtiva ettiğini söylemek mümkündür. Roman sanatının temeli bakış açısına göre, onun problemi üzerinde yükselir. Bunu görmemezlikten gelen yazar, üzerinde durduğu temâyı ve anlamı aktarmada yeterince başarılı olamaz.

Anlatımın seviyesinin tespitinde karşılaştığımız yapıların içerisinde, kurgu anlatıların en temel unsuru olan anlatıcı, anlatıcıları hem dış anlatıcı hem de iç anlatıcı olarak görebiliriz. Bunların her ikisi de anlattıkları metin içerisinde, pozisyonlara göre iki başlık altında toplanırlar: Şayet bir anlatıcı anlattığı hikâyenin katılımcılarından biri ise, "benzer anlatıcı" dır. Anlatıcı anlattığı hikâyenin dışında kalan, katılımcılarından biri olmadığı bir konumda ise, o taktirde benzer olmayan anlatıcı olarak isimlendirilir.

Micke Bal' in adlandırmasıyla:

A: Dış Anlatıcı

B: Karakter Anlatıcı (Sınırlı).

Diğer bir benzer ayrımla da: "Ben Anlatıcı(lar) ve "Üçüncü Kişi Anlatıcı(lar) olarak tespit etmem mümkündür. ,

Bu bilgiler ışığında hikâyeye yaklaştığımızda anlatıcı, bu kurgu dünyasının varlıklarından biridir.  I. Tekil şahıs konumundaki anlatıcı hikâye kahramanlarından biridir. Olayları yaşayan ve anlatan aynı kişidir. 

Metin aktarımında tekil I. şahıs'ın (m) kullanılması anlatıcı tipinin tespiti için önemli bir ipucudur. Bu hikâyede anlatıcı, "ben anlatıcı"dır. Hikâyede anlatıcı tipini ele veren önemli ipuçlarından biri de anlatıcının hikâye kahramanı ile aynı ortamda (hapishane) olduğunu belirtmesi ve onun hal ve hareketlerini gözlemleyebilmesi ve onları aktarabilmesidir. 

 

Kişiye dayalı anlatımlarda anlatıcı, karakterin fizyolojik özelliklerini, genç yaşlı dış görünüş ile ilgili giyim ve kuşamına önem vermesi, eğilimleri, duruşu, bakışı, insan üzerinde bıraktığı izlenimler ve ismi verilmelidir. Bunlar anlatıcıya aktarılan önemli unsurlardır.

 Yazar, Anlatıcı Hikâye Katılımcılarından Biri Olarak:

a) Karakteri fizyolojik bakımından tanıtması,

b) Kahramanın ismi ve ailesi hakkında az çok bilgi vermesi,

c) Aktörün, öğrenmeye yani bilgi edinmeye açık olmasını söylemesi gibi unsurlar anlatıcının tipini veren önemli ipuçlarıdır.

 

Anlatıcı hikâye kahramanının içsel duygularını anlatmak için onun iç dünyasına inmemiş, gizli duygu ve düşünceleri anlatma yoluna gitmemiştir. Bu açıdan anlatıcı;

1- Doğrudan (bağımsız, dolaysız) konuşma aktarımını,

2-Olay örgüsünde, karakter, tasvir vb. hususlarda, "otoriter bir anlatı söylemi"ni seçmemesi vb. durumlarda anlatıcı tipi "ben hikâye si anlatıcı"dır.

 

Birinci (Ben hikâyesi) Kişi Anlatımcısı:

1. Anlatım Seviyesi

Hikâye, anlatım seviyesi bakımından değişik bir konumlamadadır. Bu konumlama; anlatıcının kurgu metnin bir katılımcısı olması, dolaysız konuşma tekniğinin ön planda olması ve müdahale sınırının sıfır düzeyinde olması gibi unsurların niteliklerinden anlamak mümkündür.

 

Hikâye:

A) Temel metin

B) Alt anlatılar (metinler)

Temel metin / çerçeve metin, anlatıcının metnidir. Anlatıcı, hikâye kahramanı olmakla birlikte, olay örgüsünü, kurgu metni nakleden kişidir. Bu durum, anlatıcının konum ve bakış açısını mekân, zaman, ritmik oluşumların yapısında değişmelere, yapısal nitelikler kazanmasına, zengin kurgusal yapının ya da tersi durumun ortaya çıkmasına ve bunların belirginleşmesine neden olmaktadır.

Olayın bir kahramanı olan anlatıcı, aktörün yaşamı, fiziksel yapısı, duygu dünyası (aşk dünyası), gelecek tasarımını kurgusal ve ritmik yaklaşımlarla anlatmıştır. Temel metnin anlatıcısı olan anlatıcı, zamanlarda yer yer sıçramalar yapmış, yer (mekân) tasvirlerinde ise başarılı değildir. Olayın geçtiği yer (hapishane), anlatıcının projektörüne hiç yansımamıştır. Tasvirler genellikle aktör üzerinde yoğunlaşmıştır.

 

 "Bağımsız dolaysız konuşma aktarımı" (Free Direct Speech) ile anlatıcı direk aradan çekilerek aktör ile alıcı aktarıcının varlığına hiç ihtiyaç duymadan iletişim kurarlar. Diyaloglarda anlatıcı, muhatap konumundadır ancak müdahil veya dolaylı bir aktarıcı konumunda değildir. Diyaloglarda belirginleşen en önemli noktalardan biri de anlatıcının "anlatıcı" konumundan çıkarak "birey" selleşmesidir:

 

Bu kurgusal yapıyı sembolize etmek gerekirse;

Alt anlatı metninin anlatı sistemi

Anlatı seviyesi kurgusal bir zenginlik taşıdığını söylemek mümkündür. Ana metin dışında, ancak yapı ve kurgu bakımından yine ana metine bağlı olan bir alt metin ortaya çıkmıştır. Bu metinde de bir anlatıcı ve bir dinleyici (muhatap) söz konusudur. Gönderici ve alıcı dışında bir alıcı daha vardır ki, bu alıcı metin dışı muhatap olmakla birlikte temel metnin ve alt metnin temel anlatıcısı üst anlatıcı(ben)dir.

 

DÜZYAZI TÜRLERİ

Düzyazılar işlenen konu ve konunun işlenme tekniğine göre iki ana grupta incelenir:

A. Hikâyeleme yazıları

B. Düşünce yazıları

 

HİKÂYELEME YAZILARI

ROMAN :

Yaşanmış veya yaşanması muhtemel, gerçek veya gerçeğe yakın olayların belli bir düzen içerisinde anlatıldığı, yer, zaman ve şahısların belli olduğu uzun yazılardır.

 

Konularına Göre Şöyle Adlandırılır:

Psikolojik Roman,

Töre Romanı,

Macera Romanı,

Tezli Roman,

Köy Romanı,

Tarihi Roman,

Egzotik Roman,

Mektuplu Roman,

Bilim-Kurgu Romanı,

Biyografik Roman...

 

Etkilendikleri Edebî Akımlara Göre:

“Klasik Roman,

Romantik Roman,

Realist Roman,

Naturalist Roman" gibi adlar alırlar.

 

2. Hikâye (Hikâye) : Yaşanmış ya da yaşanması muhtemel, gerçek veya gerçeğe yakın olayların, belli bir düzen içerisinde anlatıldığı orta uzunluktaki yazılardır. Dünya Edebiyatı'nda hikâye türünün ilk örneği İtalyan yazar Boccacio'nun Decameron (Dekameron) adlı eseridir. Hikâye türü, Türk Edebiyatı'nda Tanzimat Dönemi'nde ortaya çıkmıştır.

 

Dünya Edebiyatı'nda Realizm (Gerçekçilik) Akımının Etkisinde

Hikâyeler İkiye Ayrılır:

 

a) Olay Hikâyesi:

Fransız yazar Guy de Maupassant tarafından geliştirilmiştir. Bu nedenle Maupassant tarzı hikâye olarak da adlandırılır. Hikâye, belli bir olayın etrafında gelişir. Türk Edebiyatında Olay Hikâyeciliğinin en önemli temsilcisi Ömer Seyfettin'dir.

 

b) Durum (Kesit) Hikâyesi:

Sovyet yazar Antony Çehov tarafından geliştirilmiştir. Bu nedenle Çehov tarzı hikâye olarak da adlandırılır. Bu tür hikâyelerde belirli bir olay yoktur. Hayattan bir kesit sunulur. Durum hikâyeciliğinin Türk Edebiyatındaki en önemli temsilcisi: Sait Faik Abasıyanık ve Memduh Şevket Esendal'dır.

 

HİKÂYE ile ROMAN ARASINDAKİ BENZERLİKLER

a) Her ikisinin de yazarı bellidir.

b) Her ikisinde de giriş, gelişme ve sonuç bölümleri vardır.

c) Her ikisinde de gerçek veya gerçeğe yakın olaylar anlatılır.

d) Her ikisinde de olağanüstü özelliklere sahip olmayan, normal yapıda kahramanlar (kişiler) vardır.

e) Her ikisinde de olayların geçtiği zaman ve mekân bellidir.

 

HİKÂYE ile ROMAN ARASINDAKİ FARKLAR

1.                 Hikâye kısa ve orta uzunlukta bir yazı türüdür. Roman ise uzundur.

2.                 Hikâyede kişi sayısı romana göre daha azdır.

3.                 Hikâyede genellikle bir tek olay anlatılırken, romanda birbirine bağlı olaylar anlatılır.

4.                 Hikâyede olaylar kısa bir zamanı kapsar, romanda ise genellikle uzun bir zaman söz konusudur.

5.                 Romanlarda olayın geçtiği dönemin siyasî, sosyal, tarih durumu hakkında bilgi edinilir. Bu durum hikâyelerde pek yoktur.

6.                 Hikâyelerde sınırlı bir mekân söz konusudur. Romanlarda ise olaylar daha geniş bir coğrafyada meydana gelir.

 

KAYNAKLAR:

1.                 http://www.turkceciler.com/yazi_turleri/hikaye.html

2.                 http://www.frmtr.com/turk-dili-ve-edebiyati/738232-turk-hikayeciligi-ve-cumhuriyet-donemi-hikayeciligi-edebiyat.html

3.                 http://gunayturak.blogcu.com/turk-ve-dunya-edebiyatinda-hikaye-oyku-turunun-tarihsel-gelisim/4128920

4.                 http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk_edebiyat%C4%B1

5.                 http://www.restoraturk.com/restorasyon-edebiyat/restorasyon-turk-edebiyati/154-tuerk-ve-duenya-edebyatinda-hkaye-tueruenuen-tarhi-gelm-ve-oeneml-temslcler.html

6.                 http://www.edebiyatforum.com/index.php/component/jootags/d%C3%BCnya%20edebiyat%C4%B1nda%20hikaye.html

Translate